Tarih Bilgi Platformu

Türk ve Dünya Tarihi

Alınamayan Gemiler: Sultan Osman I Ve Reşadiye

Yazan: tarihbilgi Ocak 9, 2009

Osmanlı Donanmayı Hümayunu, II: Abdülhamit’in kararıyla,
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri çürümeye
terkedilmiş bir durumdaydı. Bunda, Sultan Abdülaziz’in
çok önem vererek kurduğu donanmanın tehdidiyle
tahttan indirilmesi ve Abdülhamit’in ‘benim de başıma
gelirse’ düşüncesi büyük etken olmuştur. 1903 yılında
İngiltere’ye bu konuda bilgi veren Kraliyet Armadası
Birinci Lordu Earl Selbourne, Türk donanması için
‘Mevcut bile değil.’ demişti.

Osmanlı Devleti’nin donanma açısından güçlenmesi
gerekiyordu. Yunanistan da donanmasını güçlendirmeye
çalışan bir başka devletti. 1900′lerin başında denizlerde
üstün olmak her şeyden önemliydi. Çünkü kara yolları
henüz o kadar gelişmiş değildi.

Yine aynı dönemde İngilizler tarafından ‘drednot’ tipi
gemiler geliştirilmişti. Bu tip gemiler daha hızlı hareket
edebiliyorlardı, yüzen bir filo gibiydiler, fakat yeni
deneniyorlardı.

1911 yılı baharında, Arjantin ile yaşanan amansız deniz
çekişmesi yaşanırken, Brezilyalılar dünyanın en büyük
savaş gemisine sahip olmak istiyorlardı. Bu amaçla
Brezilya; İngiltere, Newcastle’daki Armstrong şirketine
bir drednot siparişinde bulundu ve adını Rio de Jenerio
koydu. 1913′e gelindiğinde Brezilya ile Arjantin arasındaki
sorunlar giderilmiş, 1913 Temmuzuna kadar Brezilya’nın
yaptığı düzenli ödemeler bu tarihten sonra kesilmiştir.
Brezilya gemiyi almaktan vazgeçmişti. Armstrong Şirketi
çok fazla telaşlanmamıştı çünkü gemiyi alacak biri
mutlaka bulunacaktı.

Osmanlı Devlet’i İngiltere’ye kırka yakın irili ufaklı
gemi siparişinde bulunmuştu. Başlangıç için o günün
parasal karşılığı dört milyon Sterlin’e iki drednot
ısmarlanmıştı. Biri Reşadiye olacak drednotlardan
diğeri ise Sultan Osman I adıyla alınacaktı. Sultan
Osman gemisi, Yunanlıların da katıldığı ihalede
Osmanlı Devleti tarafından alınan Rio adlı gemiydi.
Süvarisinin kimliği bile saptanmıştı: Hamidiye’nin
efsanevi kahramanı Rauf Bey.

Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe
olmadığından geniş çapta bir bağış kampanyası
düzenlenmiş, o zamanın olanaklarıyla kahvelerde,
halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamere
ve eğlencelerde sürekli olarak para toplanıyordu.
Bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar
veriliyor ve bu kumbaralarla para topluyorlardı.
Önemli para yardımlarında bulunanlara
‘Donanma İane Madalyası’ adı altında bir de
madalya veriliyordu.

Fakat işler umulduğu gibi gitmiyordu. Osmanlı
Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile
sürüklendiği bu günlerde İngiltere gemileri verip
vermemekte tereddüt ediyordu.

27 Temmuz 1914′te Reşit Paşa vapuru ile Sultan
Osman’ı teslim almak üzere, Bahriye Nazırlığı’nı ve
Osmanlı Devleti’ni temsilen Rauf Bey Newcastle’ a
varmıştır. Churchill Sultan Osman’a el koymanın çok
büyük bir diplomatik karmaşaya neden olacağını
bilmektedir ama İngiliz Armadasının önüne çıkabilecek
böylesi bir gemiyi teslim etmek de istememektedir.
Ve 3 Ağustos 1914′te Churchill’in açıklaması ile
Sultan Osman ve Reşadiye’ye el konduğu resmi
olarak açıklanmıştı. Rauf Bey anılarında şöyle diyordu:

‘….Geminin son taksiti olan yedi yüz bin Lira da
ödenmişti. İşleri bir an önce bitirmek için denemelerin
bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914
günü geminin, bize teslimi konusunda anlaşmıştık.
Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan
sancağımızı çekme töreni zamanından yarım saat
önce İngilizler Sultan Osman’a el koydular.’

‘….Gerektiği şekilde şiddetle protesto edildiyse de
kimse oralı olmadı….’

Bu gemiler paraları ödendiği halde teslim edilmemiş,
paraları ise iade edilmemiştir. Sultan Osman gemisi
derhal İngilizleştirildi ve ismi ‘Agincourt’ olarak
değiştirildi. Reşadiye ise Erin ismini aldı. Fakat kaderi
oldukça hazin oldu. 22 Ağustos’ta seyre hazır olan
geminin denenmesinde görülür ki silahları iyi
çalışmamaktadır. 26 Ağustos 1914′te onarım için
çekilir. Başarısız bir gemi olarak bir daha kimseye
satılamaz ve 1922 yılında gemi sökücüler tarafından
parçalanmaktan kendisini kurtaramaz.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Şeyh Edebali

Yazan: tarihbilgi Ocak 9, 2009

‘Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. :-) :-):-):-):-) ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…’

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Istanbulun Fethi

Yazan: tarihbilgi Ocak 9, 2009

ISTANBULUN FETHI
Fatih Sultan Mehmed padişah olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu Beyliğine karşı sefere çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Fatih İstanbul’un fethini düşündüğü için onu bağışladı.

Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı.

Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna rağmen Bizans’ın varlığı, Balkanlar’daki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu.

Bizans İmparatorları, Anadolu’daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı.

YAPILAN HAZIRLIKLAR

İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Boğazlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamanoğulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıklara başladı.

Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sığınan Macar Urban Edirne’de top dökümü işiyle görevlendirildi. -Şahi- adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar İstanbul’un fethedilmesinde önemli rol oynadı.

Yıldırım Bayezid’in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edildi. Bu sayede Boğazlar’ın kontrolü sağlanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora’ya gönderildi ve İstanbul’a yardım gelmesi engellendi.

Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sağlamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı.

Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapacağı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine bağlanmak istemiyor, -İstanbul’da Kardinal Külahı görmektense, Türk Sarığı görmeye razıyız- diyorlardı.

KUSATMA VE SAVAS

Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru Konstantin’e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat İmparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, İstanbul’un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453′de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç’in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan’da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı.

Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine bağlı çeşitli kuvvetler de katılmıştı.

Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı.

Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans’a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadığını ve bu yüzden kuşatmanın uzadığını düşünüyordu. İstanbul’un Haliç tarafındaki surlarının zayıf olduğu biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesi kesin olarak gerekliydi.

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç’e indirilecekti.

Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa’ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağı alınarak kızaklar yağlandı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç’e indirildi.

Haliç’teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, lağım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti.

Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, İstanbul’u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs’ta genel saldırının yapılacağına dair kararını açıkladı.

Çarpışmalar sırasında Bizans’ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. İlk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları İstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1125 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü fethedildi.

FETIHIN SONUCLARI

İstanbul’un fethi, çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam’ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hıristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok seferler düzenledi.

Sırbistan (1454,1459), Mora (1460), Eflak (1462), Boğdan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), İtalya (1480) ve Macaristan seferleriyle Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’daki hakimiyetini pekiştirdi.

Sırbistan Krallığı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sancağı haline getirildi, Mora tamamen fethedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. İtalya’ya yapılan sefer sırasında Roma’nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, fethedildi ancak Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine kaybedildi.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Preveze Deniz Savaşı (Preveze Zaferi)

Yazan: tarihbilgi Ocak 9, 2009

Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşanın, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması ile yaptığı deniz savaşı. 27 Eylül 1538′de Adriyatik Denizinin Arta Körfezi kıyısında, Preveze Kalesi önündeki açık sularda yapılmış ve Osmanlı donanmasının zaferiyle sonuçlanmıştır.
Başlangıçta Osmanlı Devleti’nin emrinde olmayan Barbaros Hayreddin Paşa ve arkadaşlarının, Akdeniz hâkimiyetinde rolü çok büyüktür. Bu kahraman Türk denizcileri, Cezayir ve Tunus’ta yerleşmeye çalışan Avrupalıları oralardan söktüler ve denizlerin arslanı oldular. Yavuz Sultan Selim, bu kahramanlara asker ve top göndererek yardım etti. Kanunî Sultan Süleyman, Macaristan’da zaferler kazanırken, onlar da aynı yılda, yani 1525′te Akdeniz’in kuzey sahillerini vuruyor, Hıristiyan donanmalarını zapt ediyorlardı. İmparator Şarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiği Kaptan Andrea Doria mağlup olarak, Septe Boğazını aştı. Türk denizcileri, İspanyolların zulmüne uğrayan yetmiş bin Endülüslü Müslümanı Kuzey Afrika sahiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kanunî, Barbaros’u, 1533′te İstanbul’a davet etti. Barbaros, gelirken, birçok zafer daha kazandı. Padişah onu merasimle karşılattı. Kendisini ve devletini Padişahın emrine veren büyük denizci, Kanunî tarafından, Cezayir Beylerbeyliğine tayin olundu.

Diğer taraftan Almanya İmparatorluğu ve İspanya Krallığı, Papalık ve Venedik hükümetleri, Müslüman Türkleri Akdeniz’den atmak için, Osmanlı Devletine karşı ittifak kurdular. Bunun üzerine Kanunî, 1537-38 kışında yeni bir donanma hazırlanmasını emretti. Dört elle işe başlayan Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa, daha hazırlıklarını bitirmeden Mısır’dan yola çıkan hazinenin muhafazası için, kırk gemiyle denize açılmak mecburiyetinde kaldı. Mısır’dan gelecek gemileri vurmak için, Girit sularında kırk gemiyle pusuya yattığı haber alınan Andrea Doria, Barbaros’un geldiğini duyunca kaçtı. Fakat Osmanlı donanması, geri dönmeyip, Şira, Patnos, Naksos vs. adalarını aldı. Bu esnada tamamlanan doksan gemi de donanmaya katıldı. Mısır’dan gelen Salih Reis komutasındaki yirmi parça gemi de Barbaros’un gemileri arasına katıldı. Gemi sayısı, yüz elliye ulaştı.

Girit Adası kalelerini zorlayıp bir hayli ganimet alan Barbaros Hayreddin Paşa, kürekçi ve asker ikmali yaptı. Barbaros komutasındaki Osmanlı donanması, İstanköy Adasında ikmal ve istirahatla meşgulken Hıristiyan ittifakı da gittikçe güçlendi. Barbaros’un korkusundan, Akdeniz kıyılarındaki koylara hapsedilmiş bir vaziyete giren Haçlı devletleri, Osmanlılara karşı sıkı birlik kurdular. İrili ufaklı filolardan muazzam bir Haçlı donanması meydana getirdiler.

Bu Haçlı donanmasının başına getirilen ünlü Cenevizli amiral Andrea Doria, Osmanlıya tâbi Mora Yarımadası kıyısındaki Preveze’ye taarruz ederek kaleyi kuşattı. Haberi alan Barbaros, Turgut Reis komutasında yirmi gemilik bir gönüllü filosu gönderdi. Zanta sularında kırk gemilik düşman karakol filosuna rastlayan Turgut Reis, hemen dönüp Barbaros’u haberdar etti. Zanta’daki düşman filosu da Andrea Doria’ya Osmanlı donanmasının yaklaşmakta olduğunu haber verdi. Barbaros’un yaklaştığını öğrenen Andrea Doria, Preveze muhasarasını kaldırıp, donanmasını toplamak üzere kuzeye çekildi. Venedik’e ait Kefalonya Adasını bombardıman eden Hayreddin Paşa, Preveze’ye varıp kaleyi tamir ettirdi ve sağlamlaştırdı.

Denizlerdeki Müslüman hakimiyetini ortadan kaldırmak için bir araya gelmiş olan müttefik Haçlı donanması, Korfu civarında toplanarak, Osmanlı donanmasını nasıl yeneceklerini tartıştılar. Kara harekâtı teklifine karşı olan Andrea Doria’nın isteği kabul edildi. Haçlı donanmasının mevcudu, 162 kadırga ve 140 bârça olup tamamı 302 idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60 000 asker vardı. Türk donanması ise, kürekli, yani çektiri sınıfından olarak 122 parçadan ibaretti. Gemilerin baş tarafında, üçer adet uzun menzilli 166 adet top bulunuyordu. Ayrıca donanmada, gemi mürettebatı yanında yeniçeri ve tımarlı sipahilerden olmak üzere toplam 20 000 asker bulunuyordu. Görüldüğü gibi Türk donanması, adet itibariyle düşmana nazaran üçte bir ve top itibariyle on altıda birdi. Bundan başka, Türk donanmasında sekiz bin cenkçi askere karşı, müttefiklerin gemilerinde altmış bin silahlı asker bulunuyordu.

Müttefik donanması, henüz Preveze önüne gelmeden evvel, Barbaros, kumandanları toplayarak görüştü. Kumandanlardan Sinan Reis ile sancakbeyleri, düşman donanmasının Akceom Burnuna asker çıkarma tehlikesine karşı, orasının tahkim edilmesini söyledilerse de, Barbaros buna lüzum olmadığını beyan etti. Fakat, kumandanların ısrarı üzerine, teklife muvafakat ederek oraya bir miktar asker çıkardı. Kendisi gemi kaptanlarına lâzım gelen talimatı verdi.

Gerçekten de Akceom’a asker çıkarılması, çok isabetli oldu. Preveze önüne gelen müttefik donanması, Akceom sahiline keşif müfrezeleri gönderdiyse de, Türklerin tüfek atışıyla karşılaştıklarından geri döndüler.

Nihayet, 27 Eylül günü, devrin iki muazzam donanması, karşı karşıya geldi. Osmanlı donanmasının merkezinde Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa; sağ kanadında Salih Reis; sol kanadında büyük coğrafya ve matematik âlimi, meşhur denizci Seydi Ali Reis; ihtiyatta da, Turgut Reis, Murad, Sadık, Güzelce reislerle gönüllüler vardı. Müttefik Haçlı donanmasının başında Avrupa’nın en meşhur amirali Andrea Doria ve Venedikli Marco Grimari ile Papalık donanma komutanı Vicent Capallo bulunuyordu. Haçlılar, çeşitli devlet ve milletlerden meydana geliyordu. Aralarında Türk düşmanlığı hissinden ve Haçlı dayanışmasından başka, birliği teşkil eden unsur yoktu. Osmanlılar ise kumandanlarına son derece hürmetkâr olup, maneviyatları pek yüksekti.

Muharebe başlamadan önce Barbaros Hayreddin Paşa, bütün reisleri, Kaptan-ı deryâ baştardasına toplayıp, gemi, silâh ve sayıca fazla olan düşman donanmasının tâbiye üstünlüğünün saf dışı edileceğini anlattı. Galip gelindiği takdirde Akdeniz’de mutlak bir Osmanlı hakimiyetinin tesis edileceğini ifade edip, maneviyatlarını yükseltti. Gemilere üçer top yerleştirip, hilâl şeklinde muharebe nizamına soktu.

Haçlı komutanı Andrea Doria’nın yaptığı harp nizamında Venedik ve Papa filoları önden gidiyor, İspanya ve Ceneviz filoları onları takip ediyordu. Rüzgâr, Haçlı donanmasının arkasından esiyor, Osmanlı donanmasına adım atma fırsatı vermiyordu. Preveze önündeki limanın girişini kapatarak Osmanlı donanmasının çıkışını engellemek isteyen Haçlı donanması, kuvvetli rüzgârı arkasına alıp Preveze’ye doğru hareket etti. Hava çok sisliydi. Rüzgârın Osmanlı donanması lehine yön değiştirmesi ve sisin dağılması ile, Haçlı donanması kendisini Türklerin önünde buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, kırk gemilik bir filoyla Haçlı müttefik donanmasına saldırıp, onları ikiye ayırdı. Andrea Doria, geri çekilerek, Korfu Adasına döndü. Müttefik donanma amirallerinin ısrarı ile, gemileri üç saf halinde tertip edip, tekrar taarruza geçti. Haçlı donanmasının en önünde, büyük savaş gemileri olan kalyonlarla karakalar, ikincisinde kadırgalar, üçüncüsünde de küçük gemiler arka arkaya dizilmişti. Andrea Doria, birinci safı kendisine siper alıp, ikinci safta savaşı idare ediyordu. Her türlü manevra imkânı olan Osmanlı gemileri önünde can derdine düşen Venedik kaptanı, geriden gelen Andrea Doria’dan yardım istedi. Fakat Haçlı gemilerini yakalamakta usta olan Barbaros, bu fırsatı kaçırmayıp, bazısını batırıp, kimisini de esir aldı. Geri kalanlar kaçtı. Andrea Doria, durumun kötüye gittiğini görünce, müttefiklerinin imdat istemelerine bakmayarak, selâmeti kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, batırdıklarından başka yirmi dokuz gemi ve üç bine yakın Haçlı askerini esir aldı. Osmanlılar ise, dört yüz şehit ve sekiz yüz yaralı verdi. Bir Osmanlı gemisi de hasar görmüştü.

Aldığı gemileri tamir edip, yaraları sardıktan sonra, kaçan düşmanı aramak için yola çıkan Barbaros, Korfu Adasına, sonra Avlonya’ya gitti. Fakat, Haçlıları yakalayamadı. Kışın yaklaşması üzerine, Preveze’ye, Turgut Reis’i bırakarak İstanbul’a döndü.

Preveze Zaferi, Boğdan Seferinden dönüşte, Barbaros’un oğlu başkanlığında gönderilen bir heyet vasıtasıyla, Yanbolu’da iken Sultan Süleyman Hana arz edildi. Bu zafer haberine çok sevinen Sultan Süleyman Han, Barbaros ve arkadaşlarına duadan sonra, kaptan paşa haslarına yüz bin akçe zam yaptı ve bütün ülkelere fetihnâmeler gönderdi.

Preveze Zaferinden sonra Akdeniz, Türk gölü hâline geldi. Her biri birer deniz kurdu olan Osmanlı leventlerine denizler dar gelip, okyanuslara açıldılar. Avrupa krallarının desteğindeki deniz korsanlığının önüne geçilip, deniz seyahati, ticareti ve sahildeki halkın emniyet ve huzuru sağlandı. Kuzey Afrika’daki İslâm devletleri, Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korundu. Denizden hac yolu emniyet altına alınarak, hacılar, korsan taarruzundan emin olarak hac yaptılar.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Osmanlı Dönemi İstanbul Çeşmeleri..

Yazan: tarihbilgi Ocak 8, 2009

İstanbul’da Çeşmeler

Osmanlı Öncesi İstanbul’da Su Tesisleri

İstanbul’un bilinen en eski su tesisleri: Roma İmparatorluğu dönemine tarihlenmektedir. Sahip oldukları kentlerde su tesislerine büyük önem veren Romalılar, Antik Byzantion / Konstantinopolis / İstanbul’da da geniş bir su şebekesi kurmuşlar; kendilerinden önceki uygarlıklarda olduğu gibi şehre anıtsallık ve hareket kazandıran çok katlı, sütunlu ve heykellerle süslü nympheumlara, hamamlara, evlere, saraylara su getiren yapıları inşaa etmişlerdir. Vitruvius, roma dönemi mimarlığı yapı tipleri ve inşaa tekniklerini anlattığı on kitaptan oluşan De Architecture adlı eserinin VIII. Kitabında Roma’daki su yapılarını (sukemerleri, kuyular, sarnıçlar, suterazileri), IX. ve X. Kitaplarda da su aletlerini (su saati, su orgu, su basma makinaları, su çarkı, su değirmeni, Ctesibius pompası) anlatırken Roma dönemi maksemlerinin, suyollarının, kanalların, büyük su toplama havuzlarının tanımlarını vermektedir.

Roma dönemi ile ilgili bilgi veren yayınlardan, şehre uzak kaynaklardan kanallarla taşınıp getirilen suların, yüksek yerlerdeki su toplama havuzlarında ve taksimlerde toplanarak ve kanallarla sarnıçlara, evlere ve çeşmelere dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Strzygowski ve Forchheimer, İstanbul’un Bizans dönemi su yapılarını anlattıkları Die Byzantinischen Wasserbehalter von Konstantinopel (1893) adlı kitapta, Belgrad Ormanları’ndaki bendlerde toplanan suların bir boru hattı ile buradan alınıp Haliç’e akan iki derenin oluşturduğu vadiler üzerinden sukemerleri yoluyla taşınarak şehir sularında Eğrikapı’ya kadar geldiğini, buradan kente dağıtılmak üzere üç ayrı semtteki (Atpazarı, Yenibahçe, Ayasofya) taksimlere ulaştığını belirtmektedirler.

XV., XVII., XVII. Yüzyıl İstanbul Çeşmeleri

Rumeli Hisarı Çeşmesi
Yaptıran : Belli değil.
Yapım Yılı : XV.yy
Yeri : Rumelihisarı’nın sahil cephesinde, yol kenarındadır
Tipi : Tek yüzlü duvar çeşmesi.

Siyavuş Paşa Çeşmesi
Yaptıran : Sadrazam Siyavuş Paşa.
Yapım Yılı : H 1011 / M 1602
Yeri : Eyüp’te, Sadrazam Siyavuş Paşa Türbesi bitişiğindedir.
Tipi : Tek yüzlü duvar çeşmesi.

ROMA DÖNEMİ SU YAPITLARI

Sukemerleri / Aquaduct
Üstü kapalı su yollarından akan suyun seviyesini sabit tutarak vadiler üzerinden geçiren ve aynı yükseklikte bir noktaya akıtan, köprü şeklinde ayaklı kemerler üzerine yapılan su yapısıdır. İstanbul’da Roma döneminde yapılmış ve günümüze kalıntıları ulaşabilmiş IV. yy’a ait sukemerleri; Valens / Bozdoğan Kemeri (368), Ma’zulkemer, Karakemer, Turunçluk Kemeri’dir.

Suterazileri
Osmanlı döneminde su basıncını ayarlamaya ve suyu ölçerek dağıtmaya yarayan kule biçiminde yapılar olarak su dağıtım şebekesinde yerini alan suterazilerinin Roma dönemindeki biçim ve iç düzeneğine ait kesin bir bilgi yoktur. Romalı Vitruvius De Architectura’da, roma’daki su yapıları ile ilgili bilgi verdiği VIII. Kitap -Terazileme ve Terazileme Araçları- adlı V. bölümde, suyu konutlara ve kentlere taşıma yöntemlerini anlatırken, önce terazileme yönteminin geldiğini, terazilemenin suterazileri ve dioptrae, chorobates adlı araçlarla yapılabileceğini belirttikten sonra, bunların içinde en sağlıklı yöntemin chorobates adı verilen bir çeşit düz cetvel ile yapılan terazileme olduğundan sözetmekte ancak suterazileri hakkında ayrıntılı bilgi vermemektedir.

Maksemler
Şehre gelen suların ölçülerek dağıtımının yapıldığını yapılardır. Vitrivius, De Architectura VIII. Kitapta şehrin surlarına kadar getirilen suyolunun bir su hazinesine sularını boşalttığını, bu hazinenin yanına üç bölmeli bir havuz inşa edildiğini, su hazinesine gelen suların ayrı ayrı üç borudan üç bölmeli havuzun her teknesine aktığını, üç tekneden ortadakinin sularının borularla bütün şehrin havuzları ve çeşmelerine, yanlarındaki teknelerden birinin borularla hamamlara, diğer teknenin sularının ise evlere gittiğinden sözetmekle böylelikle, Roma dönemi maksemlerinin tanımlarını vermektedir. Roma dönemi İstanbul maksemleri ile ilgili en ayrıntılı bilgi veren kaynak, Özkan Ertuğrul -Bizans Dönemi İstanbul Su mimarisi- adlı doktora tezinde (1989), Roma’nın ardılı Bizans / doğu Roma İmparatorluğu döneminde şehre gelen suların Nympheum Maximum, Tezgahçılar Kubbesi Maksemi, Balık Maksemi, Sultanahmet Maksemi, Valens Maksemi ile şehre dağıtıldığını belitmektedir.

Kanallar
Suyun bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlayan açık / kapalı kanallar açık ya da kapalı sarnıçlar arasındaki bağlantıyı kurmakta, çeşmeler ve evlere su taşımaktaydılar. Aynı zamanda sarnıçların fazla sularını aktarmalarını da sağlayan kanallardan günümüzde tespit edilebilenlerinin sayısı 23′tür. Su kanalları taş, kurşun veya pişmiş toprak malzemeden yapılmaktaydı. Vitrivius bunların içinde en sağlıklısının toprak borular olduğunu, kanal yatağına her yüz oyuk için bir inçin dörtte birinden az olmayan eğim verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

XVIII. Yüzyıl İstanbul Çeşmeleri

Gülnuş Emetullah Valide Sultan Çeşmesi
Yaptıran : Sultan Ahmed III ve Sultan Mustafa II’ün anneleri Gülnuş Emetullah Valide Sultan.
Yapım Yılı : H 1121 / M 1709
Yeri : Üsküdar’da Hakimiyeti Milliye Caddesi üzerinde, Yeni Cami önündedir.
Tipi : Tek yüzlü duvar çeşmesi.

Beşir Ağa Çeşmesi
Yaptıran : Hâzin Beşir Ağa
Yapım Yılı : H 1140 / M 1727
Yeri : Kapalıçarşı’nın Köseleciler tarafındaki kapısının dışında Mercan Camisi’ne giden sokakta bulunur.
Tipi : Dört yüzlü meydan çeşmesi.

Büyük Su Toplama Havuzları, Kuyular ve Sarnıçlar
Vitrivius, sukemerleri kurulabilecek kaynaklar yoksa kuyular kazmak geriktiğini belirtmekte, ayrıca suların toplandığı iki veya üç bölmeli, suyun birinden diğerine süzdürme yoluyla temizliğinin yapıldığı büyük haznelerden (sarnıçlar) bahsetmektedir. Sözü edilen haznelerle ilgili verilen bilgiler, bu haznelerin Osmanlı döneminde kullanılan suyun dinlendirildiği çökertme havuzlara benzediğini düşündürmektedir. Sarnıçlarla ilgili bilgilerin bulunduğu kısımda anlatılan, işlev açısından sarnıçlarla da kesişen bu büyük haznelerin bir örneği, Topkapı Sarayı Birinci Avlusu’nda bulunan, girişi ise İkinci Avlu’dan olan dolab Ocağı’dır. Sarayın tüm suyunun tolandığı ve dağıtıldığı bir merkez olan bu büyük haznenin / kuyunun yapım tekniği Roma dönemi özellikleri göstermektedir. Yanına Osmanlı döneminde bir sarnıç eklenmiştir. İstanbul’da Bizans öncesi dönemden beş adet (Topkapı Sarayı – Birinci Avlu Dolab Ocağı, Topkapı Sarayı – İkinci Avlu Sarnıcın yanında, Topkapı Sarayı – Beşinci Avlu Fil Kapısı yanında, Manganlar Bölgesi’nde Hagia Maria Hodigitria Vaftizhanesi’nin yarım daire avlusunun merkezinde, Darphane Avlusu içinde): Bizans döneminden de iki adet (Topkapı Sarayı – İkinci Avlu Bab-üs Selam’dan mutfaklara giren ilk kapı önünde revak altında, topkapı Sarayı mutfak revakları önünde) kuyu tespit edilebilmiştir.

Kuyularla bağlantılı bir diğer Roma dönemi su yapı türü sarnıçlardır. Günümüze ulaşabilmiş bilinen sarnıçların en eskileri Roma’nın ardılı Bizans / Doğu roma İmparatorluğu dönemine tarihlenmektedir.

Vitrivius, VIII. Kitabının VI. Bölümü’nde -Su Kemerleri, Kuyular ve Sarnıçlar- başlığı altında sarnıçlarla ilgili -Zemin sert veya damarlar fazla derindeyse; su çatılardan veya yüksek yerlerden toplanarak signinum yapılmış sarnıçlarda biriktirilerek sağlanmalıdır- bilgisini vermektedir. Signinum’un nasıl yapılması konusunda verdiği bilgilerden bu işlemle suyun biriktirileceği haznenin iç yüzeyinde bir tür yalıtım oluşturmanın hedeflendiği anlaşılmaktadır.

Bu yalıtımın amacının da suyun tadını ve berraklığını arttırmak olduğu Vitrivius’un şu satırlarından anlaşılmaktadır. -Bu tür yapılar, suyu birinden diğerine süzdürme yoluyla temizliğinin sağlanması için iki veya üç bölmeli olmalıdırlar: bu şekilde su çok daha sağlıklı ve tatlı olacaktır. Çünkü, çamurun çökebileceği bir yer olduğunda su berraklaşacak, kokusuz olacak ve tadını koruyacaktır: aksi durumda ise, tuz katılarak temizlenmesi gerekecektir.-

Vitrivius’un bu satırlarından Roma dönemi sarnıçlarının suyun dinlendirildiği çökertme havuzları olarak da kullanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Çeşmeler
Romalılar’ın ve Bizanslılar’ın günlük yaşantısında büyük önemi olan su ve su yapılarından günümüze çok fazla kalıntı ulaşmamış olsa da kaynaklardan, özellikle Romalılar döneminde zengin örneklerine rastlanan çoğunlukla sütunlu caddeler, forumlar gibi kentin siluetine katkıda bulunan noktalarda konumlandırılan nympheum / anıtsal çeşmelerin, Byzantion / İstanbul’da var olduğu anlaşılmaktadır. Genellikle İmparator Valens (364-378) tarafından 368′de yaptırıldığı kabul edilen kemerden gelen suyun ulaştığı Taurus Meydanı’nda (günümüzde İ.Ü. Merkez Binası yerinde) bulunan Nympheum Maximum bunlardan biridir. İlk uygulamaları Antik Yunan’a kadar inen ve kentin mamuya açık alanlarını hareketlendiren su anıtları olarak karşımıza çıkan, nympheumların (Anadoll 1997: 1357-58) yanısıra kaynaklardan zengin Roma ve Bizans evlerinin bahçelerinde anıtsal görünüşlü, kolonlu, heykellerle süslü, genellikle mermerden, kimi zaman bronz ve porfir örneklerine de rastlanan çeşmelerden söz edilmektedir. Bu çeşmelerin büyük çoğunluğu yıkılmış, tahrib olmuş, bir kısmı Osmanlı döneminde dönemin mimari beğenisi ve biçimine göre yenilenirken özgün karakterini kaybetmiş, bir kısmının da yerine zaman içinde yenileri yapılmıştır.

Roma dönemindeki su tesisleri ile ilgili günümüze kadar yapılan çalışmalar ve araştırmalar İstanbul’un bilinen ilk suyollarının 4 grupta toplandığını göstermektedir. İmparator Hadrian (117-138) döneminde nşaa edilen, şehrin batısından Sultanahmet Meydanı çevresine ulaşan suyolu, İstanbul’un bilinen ilk suyoludur. II. Theodosius (408-50) döneminde bu suyoluna ek yapılmıştır. Şehrin ikinci büyük suyolu İmparator Konstantin (324-337) döneminde inşaa edilen ve Istranca Dağları’ndan kente ulaşan suyoludur. Kaynaklarda Romalılar tarafından inşaa edilen en uzun suyolu olarak anılan 242 km. uzunluğundaki bu suyolu, Vize’nin 6 km. kadar batısından gelerek Edirnekapı’nın güneyinden şehre girmektedir.

XIX. Yüzyıl İstanbul Çeşmeleri

Selâmi Çeşme
Yaptıran : Çeşmenin yerinde daha önce çok harap, banisi belli olmayan bir çeşme varken, H 1215 / M 1800 yılında Şuhi Kadın’ın Kethüdası tarafından tümüyle yenilenmiştir. H 1254 / M 1838-39 tarihinde ise Sultan II. Mahmud, Hazinedarı’na çeşmenin tamir edilmesini emretmiştir.
Yapım Yılı : H 1215 / M 1800
Yeri : Bağdat Caddesi üzerindedir.
Tipi : Tek yüzlü menzil / namazgâh çeşmesi

Ahmed Kâmili Efendi Çeşmesi
Yaptıran : Rumeli Elhac Hafız Ahmed Kâmili Efendi.
Yapım Yılı : H 1228 / M 1813
Yeri : Sarıyer’de Balıkçılar Çarşısı’nın içinde iken, 1962 yılında çarşının kaldırılması ile meydan çeşmesi konumuna gelmiştir.
Tipi : Tek yüzlü meydan çeşmesi.

İstanbul’un üçüncü önemli suyolu İmparator Valens döneminde yapılmıştır. Bu suyolu, günümüzde Şehzadebaşı’nda büyük kısmı ayakta olan kemerin üzerinden geçirilerek 373 yılında şehrin su gereksinimini karşılamıştır. İmparator Justinianus (527-65) ve V. Konstantinus dönemlerinde yenilenen, genişletilen Valens Suyolu: sarayları, Ahilleus Hamamı’nı ve Yerebatan Sarnıcı’nı besliyordu.

Belgrad Ormanı’ndan şehrin kuzeybatısına uzanan, Theodosius I tarafından inşaa edildiği sanılan suyolu, İstanbul’un dördüncü büyük suyoludur.

Kuruluşu İ.Ö. 800′lere kadar uzanan Roma İmparatorluğu, İ.S. 395′te Batı ve Doğu Roma olarak ikiye ayrılırken İmparatorluğun doğu kanadı XIX. yy tarihçilerinin Bizans olarak adlandırdıkları yeni bir mimari ve sanat anlayışına bürünmüş, kendilerine merkez olarak da yeni bir kenti Bizans / Konstantinopolis / İstanbul’u seçmiş, bu yeni başkent İ.S. VI. yy’dan sonra Antik Roma gelenekleri üzerine temellenen yeni ve farklı mimari biçimler sunmaya başlamıştır. Bu farklılıklar içerisinden kentin değişmeyen temel özelliklerinden birisi su ve su yapılarıdır.

Şehrin zamanla gelişmesi, nüfusunun artması su gereksiniminin artmasını da beraberinde getirmiş; önceleri kuyular, sarnıçlar ve şehir dışındaki su kaynaklarından sağlanan su, gereksinimi karşılayamaz hale gelince mevcut şebekelere ekler yapılarak suyolları, dağıtım şebekesi büyütülmüş, kimi zaman da yeni kaynaklardan şehre su getirilmiştir.

İstanbul’un Romalılar tarafından inşaa edilen suyollarına Bizans döneminde fazla ilave yapılmamış, V. Konstantinus Kopronymus (741-775), III. Romanos Argyros (1028-1034), I. Manuel Komnenos (1143-1180) tarafından yapılan onarımlarla yetinilmiştir. X. yy’a kadar düzgün bir su şebekesine sahip olan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethine kadar kuşatmalar, depremler ile su şebekesi kullanılamaz hale gelmiştir. Şehre su getiren suyolları, kuşatmalar ve depremler sonucu tahrip olmaya başlayınca Bizanslılar, daha ucuz ve güvenli bir sistem olan sarnıçlardan şehrin su gereksinimini sağlamayı tercih etmiş, Roma suyollarının büyük maliyet gerektiren onarımı yerine şehrin su gereksinimini surların dışından bağımsız hale getirmek için Roma döneminden beri var olan sarnıçları çoğaltmışlardır.

Tarihi yarımadanın değişik bölgelerinde ve sur dışında değişik boyutlarda örnekleri bulunan bu büyük su toplama ve dağıtım merkezlerinden kapalı olanlar şehrin ve büyük binaların su ihtiyacını karşılarken aynı zamanda engebeli bir arazi yapısı olan İstanbul’da üstlerinde yükselen binalara da yüksek ve düzgün bir platform oluşturuyorlardı.

Tamara Talbot Rice V. yy’dan önceki İstanbul / Konstantinopolis Evleri’ni tanımlarken, Roma Ostia yakınlarındaki zengin evlerine benzeyen avlulu Konstantinopolis Evleri’nin avlusunda ev halkının su gereksinimini karşıladığı bir kuyu ya da sarnıç olduğunu belirtmektedir.

Roma döneminden beri var olduğu anlaşılan sarnıçlar, büyük bir olasılıkla , Roma dönemi suyollarının daha önce de söz edildiği gibi çeşitli nedenlerle tahrip olmasından sonra kuşatmalar sırasında daha güvenli bir su sağlama sistemi olduğu için Bizanslılar tarafından yaygın biçimde kullanılmıştır. Özellikle IX. yy’dan sonra şehrin su gereksinimi eski suyollarına eklenen küçük isale / su şebekeleri ile su toplama hazneleri / sarnıçlardan sağlanmıştır.

VI. yy’da İmparator Justinianus, kente büyük sarnıçlar yaptırırken İmparator Hadrianus tarafından yaptırılan ve kentteki nympheumlar ile Büyük Saray’a su sağlayan Hadrianus Suyolu’na da tamir ettirmiştir.

İstanbul’un Roma ve Bizans dönemlerinde inşaa edilen su tesislerinden biri de ayazmalardır. Halkın su ihtiyacını karşılamak amacına hizmet etmeyen, yalnızca kutsal kabul edilen şifalı su kaynakları üzerine inşaa edilen bina anlamına gelen ayazmalar, halkın su gereksinimini karşılayan şehir suyu şebekesi içinde yer almazlardı.

Theodosius ve Justinianus Kanunları’nda yer alan su ile ilgili maddelerden İstanbul’un bu dönemlerde dışarıdan gelen su ile beslendiği anlaşılmakta, Justinianus Kanunları’nın 870-878 yıllarına ait redaksiyonunda (Prokhiron) bulunan suyollarının kullanılması konusundaki sert düzenlemeler açık ve kapalı kanalların temizliği ve bakımı ile ilgili özel hükümler ise şehrin su şebekesine verilen önemi göstermektedir.

Daha önce de söz edildiği gibi İstanbul’un Roma döneminde yapılan suyolları zaman, doğa şartları ve kuşatmalara bağlı olarak oldukça tahrip olmuş, özellikle 1204′teki Latin İstilası’ndan sonra neredeyse kullanılamayacak duruma gelen suyollarına, İstanbul Osmanlılar’ın eline geçtiğinde önemli onarım ve ilaveler yapılmıştır.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Eski Çağlarda, Türkler De Ve Osmanlilar Da Güvercin Yetiştiriciliği

Yazan: tarihbilgi Ocak 7, 2009

ESKİ ÇAĞLARDA, TÜRKLER DE VE
OSMANLILAR DA GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ

GÜVERCİNLER HAKKINDA EN ESKİ BİLGİLER
Güvercin, insanoğlunun ilk evcilleştirdiği kuş türü olarak bilinmektedir. Bu konudaki en eski bilgiler, M.Ö 4500 yıllarına, yani günümüzden yaklaşık 6500 yıl öncesine kadar gitmektedir. Köken olarak evcil güvercinin ilk olarak Orta Asya milletleri tarafından eğitildiği tahmin edilmekle birlikte son yıllardaki bulgular güvercinin Anadolu kökenli bir gelişim göstermiş olabileceğini de düşündürmektedir.
Günümüz bilim insanları arasında evcil güvercinin atasının kaya güvercini Columba livia ) olduğu görüşü oldukça yaygındır. Bu görüş 1850′li yıllarda evrim teorisi üzerine çalışırken güvercinlerle ilgili araştırmalarda bulunan Charles Darwin’e aittir. Darwin, evcilleştirilmiş yabani bitki ve hayvan türlerinde çeşitliliğin daha fazla olduğunu gözlemiş ve bunun nedenleri üzerinde durmuştur. Evcil güvercin çeşitlerinin beslenmesi ve üretilmesi ile ilgili çeşitli deneyler yapmıştır. Bu denemeleri sırasında farklı ırkları birbiri ile eşleştirerek yeni güvercin ırkları elde etmiştir. Elde edilen yeni ırkın, başlangıçta kullandığı ırklardan oldukça farklı özelliklere sahip olması üzerine, bunun nedeninin kendi seçimi olduğunu kavramıştır. Seleksiyon adını verdiği bu seçimin evcil türlerde ırkın değişimini getirdiğini tespit etmesi üzerine, doğada bulunan türlerde ırkların değişiminin nasıl olduğu üzerine çalışmaya başlamış ve evrim teorisi olarak bilinen teoriyi geliştirmiştir. Günümüz bilim insanları da aynı kanıyı paylaşmakta ve evcil güvercinin, kaya güvercini de dahil olmak üzere farklı 2 ya da 4 yabani güvercin türünün bir melezlenmesi sonucu ortaya çıktığı görüşünde birleşmektedirler.

GÜVERCİN ANADOLU KÖKENLİ Mİ ?
Evcil güvercinlerin Asya’dan, Mısır ve Mezopotamya’ya doğru bir yayılım izlediği ve buradan da Anadolu’ya geldiği düşünülmekle birlikte son yıllarda yapılan araştırmalar ve özellikle arkeolojik ve etimolojik ( dilbilimsel ) incelemeler, güvercinin Anadolu’da çok eskiden beri bilindiğini ve Anadolu kökenli olarak yayılmış olabileceği de düşündürmektedir. Hitit İmparatorluğu döneminde Anadolu’da bir kuş kültürü olduğu bilinmektedir. Asya’da bulunmayan bazı kuş türlerinin bu kültürde yer alıyor olması, bu kültürün Asya kökenli olmadığını göstermektedir. Gene Mısır ve Mezopotamya’da makbul kabul edilen ve saygı gören baykuş karga ve akbaba gibi kuşların Anadolu kültüründe ölümü ve uğursuzluğu çağrıştırdığı için yer almıyor olması, Anadolu’nun kendine özgü bir kuş kültürü geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Gaga ağızlı olarak tabir edilen ve özgün Hitit formunu oluşturan testiler bu kültürün sanata yansımalarıdır.
Ayrıca bulunan bazı çivi yazılı tabletlerden Anadolu’da güvercin yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Anadolu’nun Hitit öncesi dönemde, geçmişi paleolitik çağa kadar uzanan çok köklü bir yerleşime sahne olduğu, son dönemde yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkartılmış durumdadır. Tarih öncesi olarak adlandırılan bu ve onu izleyen dönemlerde Anadolu, dünyanın en önemli yerleşim birimlerine ev sahipliği yapmaktadır. Çatalhöyük’ten Hacılar’a, Canhasan’dan Alacahöyük ve Hattuşaş’a kadar uzanan şehir tipi yerleşimler o çağlarda dünyanın en önemli yerleşim ve uygarlık birimleridir. Böylesine köklü bir alt yapı üzerinde kendine özgü kültürel oluşumların gelişmesi son derece doğaldır. Gerek bu dönemde gerekse Asur ticaret kolonileri ve Hitit dönemlerinde Anadolu ile Mısır ve Mezopotamya arasında çok canlı bir ticari ilişki bulunmaktadır. Bu ticari ilişki sayesinde bölgelere özgü farklı güvercin ırklarının da yayılmış olduğu tahmin edilmektedir.
Hitit imparatorluğunun başkenti olan Hattuşaş bölgesinde ( Boğazköy ) bugün Çorumlu ( Çorum çıplağı ) olarak tabir edilen güvercin ırkının soyunun Hititler dönemine kadar dayanabileceği bazı etimolojik araştırmalara dayanılarak Polonya Bilimler Akademisi Türkologlarından Edward Tryjarski tarafından belirtilmektedir.
Edward Tryjarski, güvercinin paleolitik çağın sonlarına doğru yani günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce Anadolu’da evcilleştirildiği ve buradan dünyaya yayıldığı görüşündedir. Ancak bu görüşü destekler arkeolojik bulgular henüz yoktur. Bunun yanı sıra günümüzden 10.000 yıl öncesinde Anadolu’da, mezolitik çağ olarak adlandırılan dönemde avcılığın sistemli hale geldiği ve başta köpek olmak üzere bazı hayvanların evcilleştirildiği arkeolojik bulgularla kanıtlanmıştır. Bu dönem ve onu izleyen neolitik çağda güvercinin de evcilleştirilmiş olabileceği düşünülebilir.
Bunun yanı sıra Anadolu’nun dışında da güvercinlerin evcilleştirildiğine ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Tevrat’ta yer alan Nuh peygamber efsanesinde, gemiden salınan kuş, bir güvercindir. Tevrat’ta yer alan bu efsanenin kaynağının eski Sümer ve Babil efsaneleri olduğu bilinmektedir. Benzer anlatımların ümerler’de Gılgamış destanında da bulunması eski dönemlerde Mezopotamya’da güvercinin evcilleştirilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
M.Ö 3000 yılına ait Mısır kayıtlarında, 5. Mısır hanedanlığı zamanında güvercinlerin yemek amacı ile yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Bu dönemlerde güvercin hem eti hem de gübresi için yetiştirilmekteydi. O dönemde güvercin eti sofraların makbul bir yiyeceğiydi. Güvercin gübresinden yararlanmak için de güvercin kulesi adı verilen yüksek ve üzerinde güvercinlerin girebilecekleri delikler bulunan kuleler yapılmaktaydı. Bu yapılar, Anadolu’da yakın tarihe kadar bulunan Boranhaneleri çağrıştırmaktadır.

ESKİ ÇAĞLARDA GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ
Güvercinin evcilleştirilmesi ister Asya kökenli, ister Mısır ve Mezopotamya kökenli isterse de Anadolu kökenli olsun, güvercinin çok eski devirlerden beri evcilleştirildiği ve insanlar tarafından farklı amaçlarla kullanıldığı bir gerçektir. Evcil bir türden bahsettiğimiz için güvercin ırklarının gelişiminde insanların seçimi belirleyici rol oynamıştır. Eski dönemlerdeki bölgeler arası yoğun ticari ilişkiler ve savaşların da etkisi ile güvercin ırkları da hızlı bir şekilde dünya üzerine yayılmıştır.
Başlangıçta eti ve gübresi için yetiştirilen güvercinler, daha sonraları bu hayvanların yön bulma, yuvasına bağlılık ve uzun mesafeleri uçabilme gibi yeteneklerinin keşfedilmesi ile birlikte haberleşme amaçlı kullanılmaya başlamışlardır. Özellikle savaşlar sırasında güvercinlere haberleşme konusunda önemli görevler düşmüştür. M.Ö 1200 yıllarında Mısır’da güvercinlerden haberleşme amacı ile yararlanıldığını görüyoruz. Daha sonraki dönemlerde haberleşme amaçlı yetiştiricilik farklı ülkelere de yayılmıştır. M.Ö 300 yıllarında Çin’de güvercinlerle bütün ülkeyi kapsayan bir haberleşme ağı kurulmuştur. Özellikle savaş sırasında ki haberleşmelerde güvercinler önemli bir rol oynamışlardır. Cengiz Han’ın seferleri sırasında haberleşme amaçlı posta güvercin kullandığı bilinmektedir.
Bağdat halifelerinin de güvercinlere çok değer verdiği bir gerçektir. Suriye’nin güçlü hükümdarı Nureddin ( 1146 ‘ 1174 ) Mısır’da yıllarca çok iyi işleyen bir güvercin posta şebekesi kurmuş olması ile ünlüdür. Bu amaçla kullandığı güvercinlerin ayak ve gagalarını kendi şifreleri ile işaretlemiştir. Kullandığı güvercinler Irak’tan getirilen boyunları renkli ve benekli beyaz güvercinlerdi.
Eski Yunan ve Roma’da da savaşlar sırasında güvercin kullanımı yaygındır. İslam öncesi Orta Asya’da bulunan Türk devletleri ile Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlılarda da güvercinler hem haberleşme hem de güzellikleri için yetiştirilmişlerdir. Anadolu’da Yapılan kalelerin bazılarında posta güvercinleri ile haberleşme amaçlı güvercinlikler inşa edilmiştir. Bunların güzel bir örneğini Adıyaman’da Memlük egemenliği döneminden kalma Yeni Kale’de görebiliriz. Son büyük savaşlar olan I. Ve II. dünya savaşlarında da güvercinlerden haberleşme amaçlı yararlanılmıştır. Hele telsiz ve telefon görüşmelerinin yapılamadığı anlarda posta güvercinleri çok işe yaramışlardır. Hatta savaş sonrası hizmetlerinden ötürü madalya verilmiş posta güvercinleri bile bulunmaktadır.
Günümüzde posta güvercini yetiştiriciliği daha çok sportif ve yarış amaçlı olarak yapılmaktadır. Haberleşme gereksiniminin yanı sıra güvercinler güzellikleri, uçarken yaptığı oyunlar ve bazen de ötüşleri için yetiştirilmişlerdir. Bugün ülkemizde ‘Ankut’ ve ‘Demkeş’ adı ile tanıdığımız güvercin ırkları eski devirlerde bu amaçla ve özelliklede ötüşü için yaygın olarak yetiştirilmekteydi. Ankut ırkı ve demkeşlerin dönemin gözde kuşlarından olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Hakkında kayıt bulunan en eski ırklarımızdan biri olması nedeni ile Ankutları kısaca tarihi özellikleri ile tanıtmak istiyorum.

ANKUT IRKI GÜVERCİNLER
Dünyada Ankut Trumpeter ya da Ankhut Trumpeter gibi adlarla bilinen güvercinler ülkemizde bugün ankut adı ile anılmaktadır. Peygamberimizin torunu ve Hz Ali’nin oğlu olan, 680 yılında Kerbela’da öldürülen İmam Hüseyin’in atmaca ve doğan avladığı, ayrıca çakşırlı ( paçalı ) kut ( ankut ) güvercin beslediği yazılıdır.
Evliya çelebi bu bakımdan 1638 yılında, İstanbul’da kuşu kuş ile avlayan avcıların, pirimiz İmam Hüseyin’dir dediklerinin belirtiyor. Gene Evliya Çelebi, Hz. Ali’nin de ‘kırmızı çatal ibikli çakşırlı güvercin’ ( ankut ) beslediğini ve bu bakımdan bunları beslemenin sünnet olduğunu yazmaktadır. ‘Çatal ibik’ tabiri, Osmanlıda çift tepe (takka ‘ perçem) anlamında kullanılıyor. Gene Evliya Çelebinin belirttiğine göre ankutların, sadekut , taçlıkut, çakşırlıkut gibi çeşitleri bulunmaktadır.
Şanlıurfa’da bugün ankutların uğurlu olduğuna inanılıyor. Hz Eyüp’ün mağarasında beslediği söylenen bu güvercinlerin, halk arasında çocuğu olmayan kadınlara uğur getirdiği ve hatta gece uykusunda korkan kadınların dertlerine deva olduğu söyleniyor.
Bir tür süs kuşu olan bu güvercinlerin en önemli özellikleri, ‘dem çekme’ adı verilen ötüş şekilleridir. Dem çekme tabiri tasavvuf müziğinde ve genel olarak Türk müziğinde doğaçlama olarak yapılan sunum sırasında sazlardan birinin soliste sürekli ya da aralıklı olarak eşlik etmesi anlamına gelir. Ankutların ötüşü dem çekmeye benzetilmektedir. Yetiştiriciler arasında, dem çekme özellikleri ve sürelerine göre değer verilen bu güvercinler, köken olarak Orta Asya Türkmenistan kaynaklıdırlar. Türklerin göçleri ile birlikte dünyaya yayılmışlardır. Günümüzde Russian Trumpeter ( Russian Barabanshik ) ve Bokhara Trumpeter ( Bokharski Barabanshik ) adları ile bilinen Rus trumpeter ırklarının köken olarak ankutlardan kaynaklandığı, Rus yetiştiricileri tarafından da kabul edilmektedir.

TÜRKLER’DE GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ
Eski Asya kökenli Türk toplulukları arasında güvercine ilişkin yaygın bir kültür olduğu görülmektedir. Sınırlı ve belli alanlardaki kelimeleri içine alan Göktürk yazıtlarında güvercin kelimesi bulunmamaktadır. Ancak Orta Asya Türk topluluklarından Uygurlara ait en eski yazılı metinlerde güvercin anlamında ‘kökürçkün’ ve ‘köğürçün’ gibi kelimelerin kullanıldığını görüyoruz. Birbirinden uzak değişik Türk toplulukları lehçelerinde bile bu kelimelerin ortak bir sözcük olarak varolması güvercin kültürünün o dönemde yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bazı yazılı metinlerden güvercinlerin toplumsal olarak değer verilen ve oldukça kıymetli bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. Asya’daki Türk kavimleri o dönemde yarı göçebe bir tarza sahip olmakla birlikte belli bir güvercin kültürü geliştirmişlerdir. Ancak bazı kuzey Türk topluluklarında bu kültüre ilişkin hiçbir iz bulunmaması daha çok iklimsel koşullarla açıklanmaktadır.
O dönemde Çin’de güvercin yetiştiriciliğinin yaygın olduğu bilinmektedir. Özellikle haberleşme sistemini M.Ö 300′lü yıllarda bütün ülkede güvercinlerle sağlamayı başaran bir ülkede güvercin yetiştiriciliğinin çok eskilere dayandığını tahmin etmek zor değildir. Bugün bile Doğu Türkistan’da konuşulan bazı Türk lehçelerinde Pekin güvercini anlamına gelen ‘bedzin kepte’ teriminin olması ve Pekin güvercinlerinin Türkler tarafından da yetiştirildiğinin bilinmesi, Türklerin Çinliler ile bir güvercin alış verişinde bulunduklarını göstermektedir. Geçmiş dönemlerde Asya’da yetiştirilen güvercin ırklarının neler olduğu konusunda sınırlı bir bilgiye sahibiz. Ancak taklacı güvercin ırkının Orta Asya Türkistan kökenli olduğu etimolojik incelemelerden anlaşılmaktadır. Bugün Çin sınırları içinde yer alan Taklamakan Çölü, çölleşmeden önce Türklerin yaşadığı bir bölge idi. Taklamakan adı eski Uygur Türkçe’sinde taklanın makamı yani onun gerçek yeri, doğum yeri anlamına gelmektedir. Bu kavramdan taklacı güvercin ırkının ilk kez Türk toplulukları tarafından yetiştirildiği sonucu çıkmaktadır.
Bölgeye ilişkin bazı eski kaynaklardan, Doğu Türkistan’da ‘Guma güvercinleri’ adı verilen ve evlerin çatılarına koyulan kafeslerden uçurulan güvercinlerin olduğu ve bunların arasında Alacalı güvercin ve Pekin güvercin ırkının bazı çeşitleri bulunduğu bilinmektedir. Günümüzde Şanlıurfa’da damlarda toplanan ve uçurulan evcil güvercin topluluklarına da ‘köme güvercinleri’ adı verilmesi aradaki bağlantıyı göstermesi açısından ilginçtir.

KÖME GÜVERCİNLERİ
‘Köme güvercinleri’ bugün Şanlıurfa’da ‘Halis Güvercinler’ olarak adlandırılmaktadırlar. Dünya da Dewlap ( gerdanlı ) ırkı olarak bilinirler. Ülkemizde bu ırka ait çeşitli tipte güvercinler bulunmaktadır. Eskiden Osmanlı devleti sınırları içinde bulunan Suriye ve Lübnan kökenli olan bu güvercinlerin Halep’te ve Beyrut’ta bol miktarda bulunduğu bilinmektedir. Osmanlı döneminde, Halep ile bugünkü Şanlıurfa ve Gaziantep arasında sıkı bir kuş ticareti olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Hatta bir ara Halep’te bu kuşların sayısı çok azaldığı için, kuşçuların Kilis’e gelerek kuş aldıkları bilinmektedir. Bu gün de Şanlıurfa’nın en değerli güvercinleri arasındadırlar. Bir çok renk ve çeşidi bulunmaktadır. Bu renklerin Şanlıurfa’da adlandırılışları şu şekildedir. Mısırlı, kuzer, fitilli, nakışlı ( yazılı ), amberli, kınıfırlı, kuyrak, perçemli, aynalı, şarabı, derviş Ali, cübbeli, abalı, zeytuni, mevrendi, lemsavey, kırktelli, şıhşelli, şami, zırhı, karalı, tağlit, şekeri, şafrakaragöz, killo, gez, ehles, şafra, arans (keşpir), baş, üveys, balina, Macar, Hollanda, ispir, müsevved ve alacalar.

TAKLACI IRK GÜVERCİNLER
Köme güvercinlerinin yanı sıra Doğu Türkistan’da ‘beyaz kağıt oyun güvercini’ ve ’siyah pars oyun güvercini’ adı ile bilinen taklacı güvercin ırlarından, iki ya da üç çeşit güvercinin bulunduğuna ilişkin bilgiler vardır. Taklacı ırkın diğerlerinden daha yüksek uçtuğu ve uçarken takla attığı belirtilmektedir.
Bu anlatımlardan kökeninin orta Asya ve Türkler olduğunu anladığımız taklacı güvercinler, Türklerin göçleri ile birlikte dünya üzerine yayılmışlardır. Bugün dünyada, Turkish Tumbler, Asiatic Clap Tumbler, gibi adlarla tanınmaktadır. Bu kuşların uçuş ve oyun adı verilen takla atma özellikleri her zaman ön planda tutulur. Bu nedenle bir performans güvercinidir.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Osmanlıda Tuz Üretimi-dağıtımı

Yazan: tarihbilgi Ocak 6, 2009

Osmanlı Devletinde Tuz Üretimi ve Dağıtımı

Tuz insan hayatında her zaman önemli bir yer tutmuştur.Eski çağlardan itibaren insanlar yiyeceklerini çürümelere karşı korumak ve tatlandırmak için tuza ihtiyaç duymuşlardır.Daha sonraki dönemlerde tuzun söz konusu işlevlerine ilave olarak, sanayide ve insan sağlığının korunmasında da işe yardığı anlaşılmış ve önemi daha da artmıştır.

İnsanlar tuz bulmak için çoğu zaman çeşitli zahmetlere ve tehlikelere katlanmak ve uzun mesafeler kat etmek zorunda kalmışlardır.

Altaylarda tuz bulunmadığından kıymetine binaen çok uzaklardan ve zorlu bir yolculuktan sonra ülkeye getirilir,hatta gözden çıkarılan yaşlılar tuza gönderilirdi.Yine tuz Romalılarda askerlere ücret olarak dağıtılırdı. Anadolu’da da tuz benzer bir önemi haiz idi. Nitekim 1258 yılında Moğolların Malatya’yı muhasarası sırasında çıkan kıtlık yüzünden, bir merkep yükü tuzun fiyatı 500 beyaz sikkeye ulaşmıştı .

Tuz Avrupa ülkelerinde de önemli bir ticari maldı.Ticareti en yaygın malların başında gelmekte idi. Akdeniz’de tuz nakliyatı yapan tekneler gümrük vergisinden muaf tutulmuşlardı. Yük taşıyan tekne sahiplerine taşıma bedeli olarak tuz verilmekte idi .

Afrika ülkelerinde de tuz toplum hayatında önemli bir yer tutmakta, devletlerin ticaret yapma şekillerine yön vermekte idi. 1450′de Mali’de tuz, aynı ağırlıktaki altınla mübadele edilmekte idi . Günümüzde tuz halen Sudan bölgesi ve güneydeki ormanlarda yaşayan yerliler tarafından para yerine kullanılmaktadır . Böylesine önemli bir ticari mal olarak toplumların hayatına etki eden tuz bazı sorunların ortaya çıkmasına da yol açmakta idi. Bu sorunların başında tuz kaçakçılığı gelmekte idi.

Ülkelerin gelirlerini azaltan bir durum olan kaçakçılıktaki asıl nedenlerin başında yasaklama gelmektedir. Başka bir neden ise daha fazla kazanç elde etme isteğidir. Geçmişte tuz, dünyanın bir çok yerinde satışı devlet tekelinde olan mallar arsında yer almıştır. Dolayısıyla kaçakçılığı en fazla yapılan mallardan olmuştur. Bu durum, tuzun elde edilmesi, işlenmesi, taşınması, vergilendirilmesi, satılması, tuzlaların korunması ve denetlenmesi sürecini daha işler bir hale getirmiş ve devletler ticari, kültürel,dini, askeri ilişkiler, düşünceler ve düzenlemeler geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Osmanlı Devleti’nde deniz ve büyük göllerin kıyısında bulunan yerleşim birimlerindeki tuzlalarda. ve yer altı tuz yataklarınd üretilen tuz, sanayide, yiyecek maddelerinin uzun süre saklanmasında ve gündelik tüketimde fazlasıyla ihtiyaç duyulan maddelerdendi. Gelirleri Osmanlı hazinesinin önemli kalemlerinden olan tuzlalar ülkenin bir çok yerinde faaliyet göstermekte idiler. Başlıcaları Akdeniz sahillerinde, Kıbrıs, Becin (Menteşe Livası), Batnos (Aydın Livası), İzmir, Menemen, Rodos, Çandarlı, Midilli, Kızılcatuzla, Enez Gümülcine, Selanik, Ağrıboz, Mora, İnebahtı Adriyatik sahillerinde Avlonya ve Delvine’de, Karadeniz bölgesinde Ahyolu Tekfurköyü’nde, Anadolu’da Koçhisar Gölü’nde, Hacıbektaş ve Divriği’de, Rumeli’de İzvornik’te, tabi devletlerden Boğdan, Eflak, Transilvanya ve Raguza’da bulunan tuzlaların gelirleri çoğunlukla ya padişah haslarının ya da yüksek görevlilerin dirliklerinin gelir kalemleri arasında yer almakta idi.

Tuz, devlet için önemli gelir kalemlerindendi, Suriye ve İzmir limanlarından Avrupa’ya ihraç edilmekte idi. Akarsular, madenler göller, denizler devlet malı sayıldıklarından tuzlaların mülkiyeti de devlete aitti. Dolayısıyla buralarda üretilen tuz devletin malı sayılmakta idi. ‘Mal benimdür, amilin değildür, ana göre ihtimam edeler.’ Tuzlaların öneminden dolayı tuzcular bazı vergilerden muaf tutulmuşlardı. Bu kapsamda, hayvanlarıyla tuz nakliyatı yapan ‘yürükler’ hizmetlerine karşılık olarak avârız-ı divâniyye ve tekâlif-i örfiyyeden muaf olmuşlardı . Tuz üretimi ve İstanbul’a getirilmesi ise iltizama verilmişti . Küçük tuzlaların, özel şahısların mülkiyetine bırakıldığı da rastlanan bir durumdu .

Devlet tuzlaların açılması aşamasından tuz üretimine kadarki süreçte son derece titiz davranır ve her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak işe başlardı. Öncelikle açılacak tuzlaların randımanlı ve kârlı olduğuna kanaat getirilirse üretime izin verilirdi. Tuzlalar açıldıktan sonra, üretimden satışa kadar bütün işlemler bir nizama bağlanırdı. Hangi tuzlanın hangi bölgelere tuz satabileceği (örü) tespit edilerek bunun dışında bir satışa izin verilmezdi. Ancak herhangi bir tuzlanın mahsulü, kötü hava şartlarının etkisiyle örüsünün ihtiyacını karşılamayacak kadar azalmışsa, hükümetin onayı ile civar örünün tuzlasının mahsulü, bu söz konusu tuzlanın örüsünde satılabilirdi .

Tuzlanın tuz satışları, nakliyatı, tuzun depolanması da belli bazı kurallar çerçevesinde yürütülürdü. Tuzun büyük bir kısmı tuzlada, ithal edilen tuzlar ithal kapısında, bir kısmı da örünün tali satış reyonları olan divanlarda, şehir ve kasabalardaki perakendeci tuz dükkânlarında satılırdı .

Tuz tüccarları, havaların tuz nakliyatına elverişli olduğu mevsimlerde münferiden veya toplu olarak tuzlalara uğrar, yerleşmiş kurallara uygun olarak belli şartlar ve narhlarla tuzu satın alırlardı .

Tuzla veya giriş iskelelerinden tuz alan tüccarlar civarda bulunan örülere sapmadan tuzlanın kendi örüsü dahilinde tuzunu satmak mecburiyetinde idiler. Aksi bir davranışta bulunan tüccar yakalandığında tuzu ve hayvanı müsadere edilir, kendilerine de çeşitli cezalar verilirdi.

XV. yüzyıl sonlarında Selanik Tuzlası için tespit edilmiş olan narha göre tuzun 1200 dirhemi 1 akçe idi . Ahyolu narhı da, 1200 dirhemi 1 akçe, Rodos narhı ise 1500 dirhemi 1 akçe olarak tespit edilmişti .

Tuz fiyatlarının uzun süreler boyunca değişmediği kayıtlardan anlaşılmaktadır. Güçer, III. Mehmet dönemine ait olması gereken bir kayıtta, ‘tuzcular hasıl eyledikleri tuzun miri hizmetinde eminler mezürün cemi’ zamanda otuzar akçaya satalar’ şeklindeki ifadeyi aktarmaktadır. Güçer, bu kayıtta yer alan ‘cem’i zamanda’ tabirinin ‘her zaman’ anlamına geldiğini, bu zaman aralığının geçmişe şamil olduğu gibi uzun bir geleceği de içine aldığını söylemektedir .

Tuz fiyatları yerine, kalitesine ve dönemine göre farklılıklar göstermekle birlikte, fiyat tespitinde asıl belirleyici olan unsur tuzun kalitesi idi. 1640 tarihli narh defterinde Kefe ve Tuzla tuzunun getürücü (toptancı) fiyatı 1 akçeye 700 dirhem, mukim (perakendeci) fiyatı ise 1 akçeye 600 dirhem, Çok daha kaliteli Eflak tuzunun ise getürücü fiyatının 400 dirhemi 1 akçe, mukim fiyatının 300 dirhemi 1 akçe idi .

Tuz tüccarları zaman zaman haksız muamelelere maruz kalırlar, tuzlarına el konulur veya bazı tüccarlar getirmeyi taahhüt ettikleri tuzu İstanbul’a getirmeyi başaramazlardı. Görülen aksamalardan biri de, tuzlaların sıklıkla olmasa bile baskına uğraması idi ki devlet bu durumlarda tuzlaların güvenliği için fazladan önlem almak zorunda kalırdı (.

İstanbul’a getirilen tuzlar tuz eminine teslim edilmekte, o da tuzu, tuzcu esnafına dağıtmakta idi. Kömürciyan, tuzcu dükkânlarının balık pazarında yer aldığını, Ahyolu ile Kefe’den fındık ve ceviz büyüklüğünde tuzlar getirildiğini, Ulah memleketlerinden getirilen tuzun tek bir parçasının bir beygir yükü olacak kadar büyük olduğunu söylemektedir . Evliya Çelebi’ye göre tuzcular ekmekçilerin yamakları idiler . Evliya Çelebi’nin tuzcu esnafı dediği kimseler miri tuz ambarlarından sorumlu olan kimseler olmalıdırlar. Aralık 1681 tarihinde İstanbul’da 9 adet tuzcu dükkânı faaliyet göstermekte idi . Bu dükkânlar miri tuz ambarları dışında kalan ve tuz satan işyerleri idi. İstanbul’daki tuzcu dükkanları, iltizam usulü ile işletilirlerdi .

Tuzun, köy köy, kasaba kasaba dolaştırılması yasak olduğu için dağıtımı ‘perakendeci devlet dükkânlarından’ yapılmakta idi. Bu dağıtım sırasında zaman zaman anlaşmazlıklar görülmekte idi. Bunun nedeni mecburi tuz mübayaası idi. Tuzlaların ürettikleri tuzun tamamını tüketmek amacıyla devlet, tuzun tahsisatında mecburiyet getirmişti. İşi gereği tuz kullanmak zorunda olan kimseler veya yerler belli bir miktar tuz almak durumunda idiler.Bu nedenle tuz ticareti ile uğraşan yabancı gemilerin kıyılara uğrayıp tuz almalarına göz yumulduğu da olurdu . 1646 tarihinde fırıncılar almaları gereken tuzun bir bölümünü unculara vermek istedikleri için tuzcularla fırıncılar ve uncular arasında tartışmalar çıkmış, mesele İstanbul kadısına intikal etmiş, kadıdan sorunun çözümü istenmişti: ‘… kadimden bu ana gelince uncu taifesine tuz tevzii olunugelmemiş iken etmekçi taifesi tuz tevzi’ ideruz diyü niza eylediklerinden…’ 1116 / 1704 tarihli bir belgede Ahyolu tuzlasında üretilen tuzun tamamının kendi mahallinde tüketilemediğini ve artan tuzun İstanbul’a gönderilerek narh üzerinden ekmekçi, çörekçi ve bakkallara verilmesi için arzuhal yazılmıştı .

Bütün bu gelişmeler, ülkenin tuz madeni konusunda bir hayli zengin durumda olmasından kaynaklanmakta idi. Devlet, ihtiyaç fazlası tuzu tüketmek için gerektiğinde kanuni olmayan yolları dahi görmezden gelebilmekteydi. Kaçakçılığı ise aynı hoşgörü ile karşılamayan devletin bu tavrını, kaçakçılığın, devlet gelirlerini azaltan bir eylem olması ile iaçıklamak mümkündür.

Süleyman Beyoğlu, (2004) ‘Osmanlı Devletinde Tuza Dair Bazı Problemler – Tuz Kitabı, Kitabevi Yayınları, ss. 201-207.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Osmanlı Devlet Ve Divan Teşkilatı

Yazan: tarihbilgi Ocak 4, 2009

OSMANLI PADISAHLARI

Osmanli hânedani, Oguzlarin Kayi boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çikaran boylardandi. Bir uç beyligi olarak tarih sahnesine çikisindan itibaren bünyesinin gerektirdigi dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Beyligi, kisa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin sartlarina göre çok kisa denilebilecek zamanda, tarihin akisini degistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazi tesadüflerle izah etmeye çalismak mümkün degildir.

Gerçekten, çok genis topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanli Devleti, çesitli din, dil, irk, örf ve âdetlere sahip topluluklari asirlarca âdil bir sekilde idare etmisti. Ulasim teknolojisi bakimindan günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansizliklar içinde bulunan o asirlarin dünyasinda, bunca farkli yapidaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayisinin sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü’nün n bir madde halinde siraladigi ve Rasonyi’ye göre batili tarihçilerce de kabul edilen basarinin bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun isaret ettigi bu on bir maddenin birçogunda diger Anadolu beylikleri de ortakti. Osmanlilarin din, irk ve cografi ortam bakimindan Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanli basarisinin sebeplerini baska sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, diger beyliklerin sahip olmadiklari veya yapamadiklari bazi seyleri basarmislardi. Bu konuyu arastiran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Pasa da baslangiçta küçük bir uç beyligi olan bu devletin basarisini, maddî ve manevî sebeplere baglar. Ona göre bu sebepler sunlardir:

1-Kurulus dönemindeki hükümdarlarin tamami, Islâm dinine ve bu dinin prensiplerine bagli olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve ser’î meseleleri bütünüyle kadilara havale etmislerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayri görmezlerdi. Dolayisiyla halktan herhangi birine yapilan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baski yapmadiklari gibi, tamamen Islâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarina da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde saglam bir adlî mekanizmanin çalismasina ve adaletin gerçeklesmesine sebep oluyordu. Iste bu adalet anlayisi sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelisti.

2- Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Anadolu Selçuklu Devleti’ne bagli kaldilar. Bu baglilik, adi geçen devletin varligina son verildigi ana kadar devam etti. Onlarin bu baglilik ve vefalarindan dolayi Allah, kendilerini mükâfatlandirdi. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve bas kaldirmalarda hep onlara yardimci oldu.

3- Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasi ve Bizans’in içinde bulundugu sIkIntili durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmamasi.

4- Osmanlilar, Islâm dünyasinin hudud boylarinda kurulmuslardi. Cihad ve ilay-i kelimetullah için devamli harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve söhretleri de artiyordu. Onlarin bu durumunu ögrenen ve baska ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onlarin kuvvetlenmesine sebep oluyordu.

5- Osmanli hükümdarlari, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karsi son derece hürmetkâr davranip onlari gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardimci olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrica topraklarini genisletip Müslüman nüfusunu artirmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çikardiklari kanunlara da sIkI sIkIya bagli kaliyorlardi. Mustafa Nuri Pasa’ya göre, Osmanli Devleti’nin kisa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulasmasina ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onlarin bu anlayis ve davranislaridir.

Selçuklu-Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uç beyliginin, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugu’nun enkazi üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve Islâm damgasi vurmasi hadisesi, çagdas tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakasa edilmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu münakasa daha uzun süre devam edecege benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazi kimseler de bu gelismeyi padisah sahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar.

Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlilarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlilarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazi merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunlarin basinda bey’at, cülûs ve kiliç kusanma merasimleri gelmektedir. Saltanatin intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padisahta -amûd-i nesebî- denilen babadan ogula geçmek suretiyle olmustur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanin ortak mülkü olma telakkisi Osmanlilarda özellikle Fâtih döneminde degisIk bir anlayisa bürünmüstür. Kanunnâmenin meshur olan maddesi ile saltanatin babadan ogula intikalinde kolaylik saglanmistir. 1617′de I. Ahmed’in ölümü üzerine -ekberiyet- usûlü benimsenmis. Daha sonraki dönemde bir iki istisna disinda -ekberiyet ve ersediyet- usûlüne göre hânedanin en yasli erkek üyesi padisah olmustur. Hükümdarlik ailesinin reisi olan ve -Ulu Bey- adini tasiyan kisi, ayni zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanli Beyligi’nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanindan itibaren sadece hükümdarin çocuklari için geçerli hale gelmisti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarinin hakki olarak telakki edilmeye baslandi. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu degildir. Devlet adamlari ve askerlerce sevilip takdir edilen sehzade, ölen babasinin yerine hükümdar ilan olunurdu.

Osmanli padisahlari cülûslan münasebetiyle çikardiklari fermanda Allah’in lütfu ile -bi’l-irs ve’l-istihkak- saltanatin kendilerine müyesser oldugunu ifade ederler. Öyle anlasiliyor ki ilk dönemlerde devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahi teskilatinin da bu seçimde büyük bir payi bulunmaktadir. Çok nadir de olsa, zaman zaman padisahlarin, yerlerine geçecek sehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslilarin yaninda bulunan kardesi Mustafa Çelebi’nin tekrar hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatindan ümidini kestigi sirada yanindaki vezir ve beylerine oglu Murad’in hükümdar yapilmasini ve o yetisinceye kadar ölümünün gizli tutulmasini vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardes kavgasinin sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almis oluyordu.

Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlilarda hükümdarin çocuklarindan kimin padisah olacagina dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeslerini öldürürlerdi. Kardes katli, Yildirim Bâyezid zamanindan beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazili hale getirilmistir. Bu kanunnâmede -Ve her kim esneye evladimdan saltanat müyesser ola, karindaslarini nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar- denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.

Töreye göre Osmanli padisahi, memleketin sahibi sayilirdi. Bu sebeple tebeasinin mali ve cani üzerinde tasarruf hakki vardi. Vasitali vasitasiz bunu kullanirdi. Her türlü kuvvet padisahin elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak degil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarina göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)’nde, padisahin yetkilerini nasil kullandigina isaretle söyle denilmektedir: -Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser’-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar.- Bu ifadelerden anlasildigina göre bütün dünyevî ve dinî idare padisah adina yapilmaktadir. Buna dayanilarak padisahin, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamlari, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadiaskerleri, daha sonra da seyhülislâmlari vekil tayin ettigi söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapilacak tayin ve azillerde padisahin mutlak selâhiyet sahibi oldugu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantilarinda alinan her türlü kararin -arz- yolu ile onun tasdikine sunulmasi da padisahin nihaî karar mercii oldugunu teyid etmektedir.

Islâm hukukuna göre devletin basinda bulunan hükümdarin, hakkinda nass bulunmayan mevzularda tebeasinin maslahatini gözeterek çikardigi kanunlarina uymak dinin emridir. Islâm hukukuna göre hükümdar her istedigini yapan ve her türlü arzusuna uyulmasi gereken bir kisi degildir. O da ser’î hukukun gerektirdigi emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber’in -Allah’in emirlerine uymayana itaat yoktur- Hadis-i Serifi ile Hz. Ebu Bekir’in halife seçildigi zaman yaptigi ilk konusmasinda dedigi gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli devlet adamlari, bundan baska türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneginde hâkim bulunan anlayisa göre -devlette din asil, devlet ise onun bir fer’idir- Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayisin disina çikmamak için Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Islâm fikhina (hukuk) yakindan âsina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi’nin vezirlerinden Sinan Pasa ile Çandarli Halil ulemâdandi. Esasen, XIV. asir Türk dünyasini gezip onlar hakkinda canli levhalar gibi saglam bilgiler veren Ibn Batuta’nin müsahede ettigi gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yaninda en serefli mevkide yer almakta idiler.

Bernard Lewis’in dedigi gibi; -Kurulusundan düsüsüne kadar Osmanli Devleti, Islâm gücünün ve inananin ilerlemesine veya savunmasina adanmis bir devlet idi. Osmanlilar, alti yüzyil, ilk önce esas itibariyla basarili olarak, Avrupa’nin genis bir kisminda Islâm egemenligi kurma çabasiyla, daha sonra da Bati’nin amansiz karsi saldirisini durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamli olarak Hiristiyan Bati ile savas halinde idiler. Yüzyillar boyu süren bu mücadele, Türk Islâmliginin tâ köklerindeki kaynaklari ile Türk toplumunun ve kurumlarinin bütün yapisini etkilememezlik edemezdi. Osmanli hükümdarinin halki, her seyden önce kendini Müslüman sayardi. Daha önce gördügümüz gibi Osmanli ve Türk, nisbeten yeni kullanilan deyimlerdir. Osmanli Türkleri, kendilerini Islâm ile özdes görmüslerdir. Diger herhangi bir Islâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini Islâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye’de hemen hemen kullanilmaz iken, Bati’da Müslümanin es anlami haline gelmesi ve Müslüman olmus bir Batiliya, olay Isfahan veya Fas’ta olsa bile -Türk olmus- denmesi ilginçtir.-

Osmanli pâdisahlarinin, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onlarin keyfî bir sekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenligi için tehlike teskil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarindan bahs edilirken görüldügü gibi Haçlilarla birlik olup Osmanli vatandasi olan Müslümanlari arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoglu Ibrahim Bey’in bu tecavüzünü, Islâmla bagdastiramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoglunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemisti. Ibn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu’s-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoglu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoglu üzerine yürümüstü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafina topladigi bazi çapulcularla birlikte isyan baslatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Seyh Bedreddin Mahmud, yakalandigi zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin Islâm’a uygunluk derecesinin arastirilmasi ve cezanin, âlimler tarafindan kurulacak bir heyet tarafindan takdir edilmesini bizzat padisah istemisti. Padisahlar, her zaman bir kurulun danisma niteligindeki kararlarini almazlarsa bile hiç olmazsa en az seyhülislâm veya müftüden fetva aldiktan sonra hüküm verirlerdi. Onlarin bu emir ve iradeleri, hatt-i hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-i hümâyunun bizzat padisahin kendi el yazisi oldugu, digerlerinin onun adina Divan-i Hümâyundan çiktigi bilinmektedir.

Osmanlilarda, devlet islerinde kesin bir karar verilmeden önce, isler, Divan’da görüsülürdü. Bu görüsmelerden sonra son karar hükümdarin olurdu. Hükümdarin herhangi bir mesele hakkinda verdigi karar ve kesin olarak beyan ettigi fikir, kanundu. Bununla beraber pâdisah, devlet isleri ile ilgili meselelerde ser’î ve hukukî konularda gerekli gördügü kimselerle görüsüp onlarin fikirlerini alirdi. Bu durumdan anlasilacagi üzere zâhiren genis ve hudutsuz selâhiyeti oldugu görülen padisah, gerçekte bir takim kanunlarla bagli di. Bu da bir devletin devam ve bekasi için sartti. Osmanli hükümdarlarinin ilk ve en kudretli zamanlarinda bile divan kararlarina tamamen riayet ettikleri ve alinan kararlarin disina çikmadiklari görülmektedir.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Osmanlı Zamanında Astronomi

Yazan: tarihbilgi Ocak 4, 2009

Osmanlılardaki astronomi, İslam dünyasında daha önce var olan astronominin devamıdır. İlmî anlamda, İslam astronomi tarihi Abbâsiler’in başlarında 800 yılına doğru Sanskritçe’den tercüme edilen Sindhanta, Yunanca’dan tercüme edilen Pitolemeos’un el-Mecastî’sı ile başlamıştır. Memun zamanında (819-833) Rasathanelerin kurulmasıyla gözlemler yapılmaya başlanmış, astronomi sahasında orijinal eserler ortaya konmuştur. Gözlem yapan âlimler arasında cebir ilminin kurucusu el-Harezmî (ölm. 850 civan) ile Habeş el-Hâsib (ölm 840 cıvan) vardır Bundan sonra, el-Bettânî (ölm. 920) zamanında, Bûveyhilerde, Fâtımîler’de, Selçuklular’da, Endülüs Emevileri’nde, İlhanlılar ve Timurlular zamanlarında çeşitli rasathaneler kurulup gözlemler yapılmış, astronomi ilmi devamlı gelişerek yeni kitaplar yazılmıştır.

Yalnız, tıp, matematik, fizik konularında olduğu gibi, İslâm âlimleri astronomi ilminin yönünü değiştirecek teoriler ortaya atamamışlardır. Çalışmaları daha çok pratik ağırlıklı olmuştur. İlme hizmetlerini bu konularda yapmışlardır Genel astronomi yanında, astronomi âletlerine, vakitlerin ayinine dâir eser çok yazılmıştır Bunda dînî bir kaygı da vardı. Pratik astronomiye dînî muhitler sempatiyle bakıyorlardı. Diğer taraftan İslâm dünyasında astronomi ile uğraşanlar Psagor ve Eflatun’un güneş merkezli sistemini benimsememişler, Aristo ve Batlamyus’un Dünya merkezli sistemini benimsemişlerdir. Matematik ilmini ve gözlemleri astronomide daha çok kullanmışlardır. Cisimlerin birbirini çekmesi konusunda İslam âlimlerinden İbn el-Fakîh. İbn Sîna, İdrisî, İbn Zunbul bazı Yunan düşünürlerinin fikirlerini tekrarlamışlardır.

Osmanlı Devleti kurulduğu sırada, İlhanlılar devrinde kurulan Merağa Astronomi Ekolu’nün tesiri zirvedeydi Nasîruddîn el-Tûsî (ölm. 1274) ve etrafındaki astronomlar gözlemler yapıp Zîc-i İlhani’yi hazırlamışlar, astronomi ile ilgili çok sayıda kitap yazmışlardı Diğer taraftan XIV yüzyılda Şam bölgesinde yaşayan İbn el-Şâtır (ölm. Î375) ve arkadaşlarının temsil ettiği başka bir ekol de vardı Bu ekol el-Mizzî (ölm. 1349), İbn el-Mecdî (ölm. 1447), Abdülazîz el-Vefâî (ölm 1469), Sıbt el-Mardînî (ölm. 1506), Muhammed b. Ebi’l-Feth el-Süfi (ölm. 1536) gibi âlimlerle Osmanlılar’ın Şam ve Mısır’ı ele geçirmelerine kadar devam edecektir.

Osmanlılar devrinde astronomi ile uğraşan ilk âlimler XV yüzyılın başlarında yaşamışlardır. Bunlar doğu astronomisinin temsilcileridir Avrupa astronomisinin ilk etkileri ise ancak XVI. yüzyılın ortalarında hissedilmeye başlar XV yüzyıl başında Ahmed-i Dâî (1421′de sağ), Nasîruddın el-Tûsî’nın takvimle ilgili iki risalesini Türkçe’ye çevirmiştir Bunlardan Si fasl tercümesine kendi de bazı ilâveler yapmıştır. Aynı sıralarda Abdülvâcid el-Kütâhî ise Si fasl’a Arapça şerh yazmıştır Hasan b Ali el-Komanatî (ölm. 1429 civan) el-Buzcânî Zici’ni şerhetmiştir BU zamanda yaşayan en büyük Osmanlı-Türk astronomu ise Kadı-zâde el-Rûmî (ölm. 1532 cıvan)’dir. Bu zat Bursa’da doğmuş, tahsilini tamamlamak için doğuya gitmiş, Semerkand’ta Uluğbey ile tanışmış, onun kurduğu medresede ders vermiştir Uluğbey Semerkand Rasathanesi’ni kurunca bu müessesede çalışan astronomlar arasında Kadı-zâde (ölm. 1435 cıvan) de vardı. Rasathane’nin birinci müdürü Gıyâseddin Cemşid el-Kâşî ölünce, onun yerine rasathane müdürlüğüne getirilmiştir. Uluğbey Zicı tamamlanmadan Kadı-zâde dahi ölmüş, rasathane müdürlüğüne Ali Kuşçu (ölm. 1474) getirilmiştir. Ali Kuşçu zamanında rasatlar tamamlanmış, Uluğbey Zici’ne son şekli verilmiştir. Bundan sonra Uluğbey Zici’nin etkisi hızla yayılmıştır Takvim çıkarmada bu zic kullanılmaya başlanmıştır. Kadı-zâde el-Mecastî, el-Mülehhas fıyl-hey’e. el-Tezkiret el-nasîriyye adlı astronomi kitaplarını şerhetmiştir. Çağmînî (ölm 1220 civarı)’nin el-Mülahhas fiyl-hey’e’si üzerine yazdığı şerh Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır.

Uluğbey’in 1453 yılında öldürülmesinden sonra Ali Kuşçu önce Tebriz’e Uzun Hasan’ın yanına gitti. 1570 yılı civarında ise Fâtih’in daveti üzerine İstanbul’a geldi. 1574 yılında İstanbul’da öldü. Uluğbey Zici ‘ni hazırlayanlar arasında bulunan Ali Kuşçu, aynı zamanda bu zici şerh etti.Çok yönlü bir âlimdi. Astronomi ve matematik konularında başka kitaplar yazdı. Bunlar arasında Risale der ilm-i hey’et ile el-Fethiye önemlidir. Bu iki eser Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır Ali Kuşçu’nun pek çok talebesi vardır Bunlar arasında torunu Mirim Çelebi (ölm. 1525) ile Fethullah el-Şirvânî (ölm.1486} en meşhurlarıdır. Mirim Çelebi astronomiye dâir çok sayıda kitap yazmıştır. Bu arada astronomi ile uğraşan pek çok kişi çıkmış, çeşitli kitaplar yazmışlardır.

Yavuz Sultan Selim, Şam ve Mısır bölgelerini 1517 yılında fethedince bu bölgelerde yaşayan astronomlar da Osmanlı sahasına girmişlerdir. Bundan sonra, Merağa Ekolü yanında Şam-Mısır Ekolü’nün ağırlığı da hissedilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde astronomi ilminin merkezleri İstanbul ve Kahire olmuştur. Meşhur astronom Takıyüddin el-Râsıd (ölm. 1585) Şamlıdır. İstanbul’a gelmeden önce Şam ve Mısır’da tahsilini tamamlamış, çeşitli görevlerde bulunmuştur. En meşhur hocası Muhammed b. Ebiyl-Feth el-Sûfî’dir. Takiyüddin gençliğinde babasıyla İstanbul’a gelmiş, buradaki çeşitli âlimlerle tanışmış, Semiz Ali Paşa’nın saat koleksiyonundan faydalanmıştır. Daha sonra mekanik saatler üzerine önemli bir eser yazmıştır İstanbul’dan Şam’a dönen Takiyüddin Filistin’de, Mısır’da kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunduktan sonra 1570 yılı civarında tekrar İstanbul’a gelmiştir. Bu sırada Müneccimbaşı olan Mustafa b. Ali el- Muvakkıt’in 1571 yılında ölmesi üzerine Müneccimbaşı tâyin edilmiştir. Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ve Hoca Sadeddin Efendi’nin desteğiyle rasad (gözlem)’lar yapmaya karar vermiştir Önce Galata’da geçici bir yerde başlayan bu çalışmalar III. Murat devrinde 1575 yılı civarında Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani’nin yapılmasıyla düzenli hale getirilmiştir. Bu gözlemlerden maksat Uluğbey Zici’ndeki hataları düzelterek yeni bir zic hazırlamaktı. Takiyüddin’in yanında İranlı, İstanbullu astronomlar da bulunmaktaydı. O zamana göre gelişmiş gözlem âletleri yapılmıştı. Belki bu âletleri yaparken Avrupa’daki örneklerinden de faydalanılmıştır. Bu âletler arasında zât el-halak (armila zodiak), kadran (müral kadran), zât el-semt veyl-irtifâ (azimuthal semicircle), zât el-şu beteyn (triquetrum), rub-i mistar, zat d-sükbeteyn (dipostra), zâtül evtar el-müşebbehe biyl-menâtık (:-):-):-)tant), astrolab, rub el-müceyyeb rub el-mukantarat bulunmaktaydı. Fakat onun bu gözlemleri ancak birkaç yıl devam etmiş çekemeyenlerin ve ilmin değerini anlamayan cahillerin aleyhte propagandaları sebebiyle 1587 yılında, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle, rasathanenin topa tutularak yıkılmasıyla sona ermiştir. Osmanlı Devleti’nde bundan sonra rasathane ancak 300 yıl sonra Rasadhane-i Amire adıyla Beyoğlu’nda 1867 yılında kurulmuş, müdürlüğüne Aristede Coumnbary (ölm. 1895) getirilmiştir. Daha sonra, rasathanenin müdürlüğüne Salih Zeki (ölm. 1921) ve Fatin Gökmen (ölm. 1955) getirilmiştir. Fatin Gökmen zamanında Kandilli Rasathanesi kurulmuştur.

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Enver Paşa’nin Mektubu

Yazan: tarihbilgi Ocak 4, 2009

Sevgili Necibe;

Senin yazdığın o son mektubu aldım.Onu daima kalbimin üstünde taşıyacağım.Senin o sevimli, tatlı yüzünü her ne kadar görmem şimdilik mümkün değilse de, nazik parmaklarının bu mektubun kelime ve satırlarını nasıl dizdiğini hayal ediyorum.Bunlar bir zaman benim saçlarımı tarayan, yine o nazik parmaklar (değil mi) idi. Oysa ben şimdi senden çok uzaklarda bir kan ve ateş deryasında kahramanca çarpışmaktayım.Bu ise senin ince kalbini üzmektedir.

Sen yazdığın mektubunda (bana sitem etmiş) kılınç ve harbi sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmediğimi yazmışsın.Söylediğin pek yalan değil.Ben hiç bir şeyi değil sadece seni seviyorum diyemem. (Desem de yalan olur). Fakat sen de bilirsin ki benim hakkımda yanlış propagandalar yapan bir kısım bedbahtların iddia ettikleri gibi, ben bu uzak diyarlara servet aramak , zengin olmak veya kendi hakimiyetimi kurmak için gelmedim.Gerçekte beni senden koparıp buralara kadar sürükleyen Cenab-ı Hakkın omuzlarıma yüklediği kutsi bir vazifedir.

bu ise cihat vazifesidir.Bu öyle ulu vazifedir ki ona niyet edenleri bile (yapmasa dahi)ilahi cennete girmeye hak kazandırır.Allah (C.C)’a hamd olsun ki ben sadece cihada niyetle yetinmiyorum.Her ne kadar senden ayrı kalmak , senin sevginle çarpan kalbimi paramparça etmekte ise de, bu uğurda böyle büyük bir imtahan vermekten mutluyum.

Şu fani dünyevi şeyler içinde , senin sevginden başka benim irademi sarsan hiç bir şey yoktur.Fakat Allah (C.C)’a şükürler olsun ki Allah (C.C)’a emrini yerine getirmede sana olan sevgime dahi boyun eğmedim.Bundan senin de ayrı bir mutluluk duyman gerekir.Senin öyle hayat arkadaşın var ki onun sana olan aşkını Allah (C.C)’a olan aşkına feda edecek kadar kuvvetli bir imanı vardır.

Her ne kadar kadınlar üzerinde bil fiil kılınçla cihat etmek farz kılınmamışsa da onlar kendilerini bu ilahi görevden muaf tutamazlar.Senin cihat etmen ise bütün dünyevi şeylerden yüz çevirip Allah (C.C)’a yönelmen, onu sevmendir.Bir de benim cihat azmimin daha kuvvetlenmesine yardımcı olmandır.

Ve bir kere daha söylüyorum! Sakın sen kocan bu harp meydanlarında sağ-salim kurtulup gelmesi için dua etmeyesin. Bu bir nevi kendini düşünmek olur ki,Allah (C.C) da bundan memnun olmaz.Sen Allah (C.C)’a (önce) kocanın yaptığı hizmetleri kabul buyurması için dua et ki, muzaffer bir komutan olarak dönsün veya şehitlik mertebesine ulaşsın.

Sevgili Necibe!Bir kere düşün, bu baş öyle ki; senin her zaman çok yakışıklı dediğin bir baş , bu vücudun öyle ki; senin göz önünde melekler kadar masum ve bütün askerlerden daha heybetli olan bu vücuttan koparılmış (kanlar içerisinde şehit olmuş) bundan daha büyük bir mazhariyet var mıdır ki?

Hayat kısa, ölüm ise mukadderdir.Öyleyse ölümden korkmak niye, bir kimse rahat yatağında ölmektense şehit olarak ölmeye niye gayret etmesin?halbuki şehitlik mutlak ölüm (yokluk) değildir.O yeni bir hayata hem de ebedi bir hayata kavuşmaktır.

Bu arada benim senden ilk isteğim çocuklarımın da benim (askerlik) mesleğimde yetiştirilmesi ve onların da vakti zamanı gelince İslam’a hizmet için harp meydanlarına gönderilmesidir.

İkinci bir arzum daha vardır.O da Mustafa paşa ile ilgilidir.Onun başarıya ulaşması için mümkün olan hiç bir yardımı esirgeme.Zira Allah (C.C) onu bu memleketi düşmanlardan kurtarmak ve korumak için seçip göndermiştir.

Pekala sevgilim, artık size Allah (C.C)’a ısmarladık diyorum.Allah (C.C) bilir, kalbimin içinde kaynayıp gelen bir ses sana bir kere daha böyle bir mektup yazamayacağımı söylemektedir.Kim bilir….belki ben hemen yarın, şehitler zümresine katılacağım. Bak! Benim ölümüme sakın üzülmeyesin, sabırlı ol!Hele bir düşün , benim şehit olmam senin için ebedi bir iftihar kaynağı olacaktır.

Necibe! Şimdi senden ayrılma zamanı geldi, şu anda sanki seni kucaklar gibiyim.Allah (C.C) nasip ederse seninle bir daha ayrılmamak üzere Cennet-i ala’da buluşacağız.Haydi Allah (C.C)’a ısmarladık

Seni Seven

Enver Paşa

Yazı kategorisi: osmanli tarihi | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »